SEMERKANT
#semerkand#İran#İranABDsavaşı#2026natozirvesi#tramp#iranmeşrutiyetdevrimi#başhazinedarmorganshuster#nizamülmülk#hasansabbah#haşşaşiler#ömerhayyam#ömerhayyamrubailer#hayyamınelyazması#titanic
Eş zamanlılığa inanır mısınız? Bazı şeyleri, “Tesadüf mü Tevafuk mu?” diye mi sorguluyorsunuz yoksa? Benim için cevap: D) hepsi seçeneği. Bu hayatta hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına ama her şeyin tesadüfmüş gibi göründüğüne aslında çok güçlü bir tevafuk içinde salındığımıza bunun da fark edebilene eşzamanlılık olarak hissettirdiğine inanıyorum.
Peki, Semerkant gibi bir kitaba niye böyle bir girizâh? Çünkü ilk kez 26 yıl önce okuduğum Semerkant, aradan bunca zaman geçtikten sonra; "içimdeki büyük bir mağduriyet hissini defetme arayışım” sırasında, onca işin-gücün arasında, üstelik çok ilgiyle okumakta olduğum bir başka kitabın varlığına rağmen; kitaplığımın ‘okunmuşlar’ arasındaki saygın yerinden, resmen tekrar okunmak için beni çağırdı. Bu çağrı öyle yüksek bir tondan gerçekleşti ki vardır bunda da bir hikmet diyerek aldım elime ve bitirmeden de bırakamadım. 8 Temmuz 2026.
Neyin eşzamanlılığı? 7-8 Temmuz 2026 NATO zirvesi Ankara’da canım ülkemde gerçekleşti ve zirvenin ikinci gününde 8 Temmuz 2026 ABD Başkanı Donald Trump, İran ile aralarında uzun süredir devam eden savaşın son günlerinde yaptıkları ateşkesin sona erdiğini ve savaşın yeniden başladığını açıkladı.Bu açıklamayı duyduğumda içimde yankılanan cümle “ne ironik!“ oldu.
Çünkü Semerkant'ta, geçmişte, Ruslarla İngilizler arasında kalan İran’ın kurtarıcısı konumundaki Amerika’ yı anlatıyor. Gözlerime inanamadım; dönüp şu , satırları bir daha okumak zorunda kaldım. Kitapta İran Meşrutiyet Devrimi (1905-1911) nin en aklıselim önderi olarak anlatılan Fazıl karakterinin ülkenin içinde bulunduğu durumu özetleyen sözleri. "Büyük devletlerin hepsini teker teker gözden geçirdik. Ruslar ve İngilizler, hızla iflasa gittiğimizi gördükçe üzerimizde daha rahat hakimiyet kuracaklarını düşünerek ellerini ovuşturuyorlar. Fransızlar Çar’la olan ilişkilerini bizim kaderimizle ilgilenmeyecek kadar fazla önemsiyolar. Daha genelden bakıldığında, tüm Avrupa bir ittifaklar ve karşı-ittifaklar oyununa sürüklenmiş durumda; İran böyle bir oyunun içinde harcanacak bir bozuk para, basit bir piyon olmaktan öteye değer taşıyamaz. Sadece Amerika Birleşik Devletleri bizi istila etmeye çalışmadan sorunlarımızla ilgilenebilir." Karakterimizin bu şekilde yaptığı konuşma İran’nın yeni başhazinedarının Amerikalı Morgan Shuster olmasına zemin hazırlıyordu.Evet, kitabımız bir tarihsel kurgu romanıdır. Biliyorum da Shuster’ın baş hazinedar olmasının İran tarihinde gerçek bir dönemi işaret ettiğine inanmak yine de güç geliyor.
Yazarımız Amin Maalouf’ un İran Meşrutiyet Devrimi sürecindeki en önemli karşı devrimci din adamı Şeyh Falullah Nuri ya da jön Türklerin kurucusu Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’ dan esinlenerek oluşturduğuna inanılan karakterimiz Fazıl, o zamanki durumu açıklayan bir konuşmasında şöyle der: … iki millet, mesafeleri ve farklılıkları hiç umursamadan bir araya geliyor. Genç bir millet ama eski bir demokrasi olan ABD ve binlerce yıllık kadim bir millet ama gencecik bir demokrasi olan İran.
Peki sonra ne oluyor? Yazarımız sorumuzu söyle cevaplıyor: İran mucize bekliyordu. Nitekim bazı mucizeler gerçekleşecekti.Gerçekleşecekti gerçekleşmesine ya; ne zaman dünyanın büyük devletlerinin herhangi bir toprak üzerinde çıkarları çatışsa o topraklarda yaşayan orayı vatanı bellemiş halkların yüzü hiç gülmez; mucizeleri kısa sürer; huzurları çabuk bozulur; güvendikleri dağlara hep karlar yağar. Nereden bildiğimi tahmin etmek zor değildir herhalde. Nitekim kadim İran topraklarında bugün hala savaş varsa ve biz de umarız kadim Anadolu topraklarına da sıçramaz diye endişeyle izliyorsak; bazı değişmez gerçekleri kabul etmek yerinde olur sanıyorum. Özellikle de ABD Başkanı Trump, Nato zirvesinin ortasında hem de Ankara’da ateşkesin sona erdiğini yeniden İran’la savaştıklarını ilan etmişken. Nato’ya üye ülke olmasından gelen haklarını da herkesin gözüne baka baka sonuna kadar sömürüyordu elbette. Mesela Nato’nun ortak savunma ilkesinden 5. Madde: Müttefiklerden birine yapılan saldırının tüm müttefiklere yapılmış sayılacağı … gibi.
İyi, güzel … Kitabın tekrar okunma çağrısındaki eşzamanlılığı keşfettik ve komşumuz İran ‘ın yaşadığı derin ironiyi de fark ettik ve şaşırdık; çok şaşırdık. Sonumuz benzemesin, vatanlarımızın kaderlerindeki benzerlikler de çok manidar. Peki ben ne yapabilirim şu küçücük bireyselliğimle? Buradaki kadersel(!) görevim ne olabilir ki? Bunu sormadan edemiyorum. Ve bu tarz durumlarda vardığım hep aynı noktadır. “Herkes kendi kapısının önünü süpürürse mahalle tertemiz olur.” Benim kapımı süpürme şeklim; okuduklarımı, izlediklerimi, yaşadıklarımı kendi süzgecimden geçirip olabildiğince tarafsız, doğruluğuna inandığım şekilde aktarmak. Sözün özü, kendi hayatımdaki zorlu bir süreçten geçerken içimde Semerkant’ın çağrısını duyma, sebebim ile İran-Amerika savaşının sürdürülme kararının aynı süreçte gerçekleşme eşzamanlılığı benim için bundandır. Kendi geçmişimizden ders almıyorsak dönüp sağımızdaki-solumuzdaki yaşananları gözlemleyip akıllıca davranabilmeliyiz. “Bize bizden başka dost yoktur” u fark edebilmeliyiz. Nokta.
Halbuki kitabı elime aldığımda beklentim Amin Maalouf'un akıcı anlatımıyla Doğu’nun o mistik masal diyarına hızlı bir geçişidi. İstediğimi buldum elbette hem de fazlasıyla. Eğer kendinizi, bulunduğunuz andan ve yerden koparacak ve bambaşka diyarlarda, uçsuz bucaksız çöllerde mesela ya da yıldızlı gecelerde baygın kokulu çiçeklerle kaplı köşk bahçelerinde, güzel rayihalı lezzetli şarapların sarhoşluğunda belki de bir sevgilinin kollarında, dolaştıracak bir kitapsa aradığınız, buldunuz. Hem de öyle böyle bir aşk değil. Ömer Hayyam gibi büyük bir aşk adamının aşkı. Güzeller güzeli, akıllı, hırslı Cihan ile dünyanın en ünlü filozoflarından biri olan Ömer Hayyam'ın çalkantılı aşkı. Ve elbette, Hayyam’ın Yazması’ nın peşinde bir ömür savrulmuş baş karakterimiz Benjamin Omer Lesage ile onun, ilk kez, Osmanlı topraklarında, Yıldız sırtlarında Cemalettin’in evinde görüp uzaktan yıllarca sevdiği; ayrıca onu bu hayattaki en büyük tutkusuna, Hayyam’ın Yazması’na kavuşturan sevgilisi, Prenses Şirin ile olan duru aşkı. Cihan-Hayam aşkı ne kadar onmaz, çalkantılı ve tutkuluysa Şirin-Benjamin aşkı o kadar iyileştirici, dingin ve elbetete tutkuluydu. Her iki aşk da evlilikle taçlandı ama çok yıkıcı ölümlerle sonuçlandı maalesef.
Masal gibi aşklarla yetinmemiş elbette yazarımız. Masal gibi; çetrefil, karmaşık hatta saplantılı arkadaşlıklarla da örmüş romanını. Büyük Selçuklu’dan Nizamülmülk ile meşhur Alamut Kalesi'nden Hasan Sabbah’ı Ömer Hayyam’ın tanıştırmasında, kaderin ağlarını örmesi gibi örmüş kurgusunu tarihsel romanına. Tüm bu siyaset- aşk- savaş- suikast çalkantılarının neresindedir Titanic gemisi dersiniz? Elbette okunası bir roman hem de kaç kez okusan o kadar keyif alarak okuyabileceğin türden. Bir kitabın (Hayyam’ın Rubailerinin toplandığı el yazması)nın üzerine kurulan bir kitap, Semerkant. Atlantik’te bit(mey)en bir serüven.
Madem Hayyam’ın Rubaileri'nin üstüne bu kitap, o zaman bilginler ve ölüm üzerine sözleriyle bitsin bizim de yazımız.
“Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar…
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı
Birer masal söyleyip uykuya daldılar.”
“Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına,
Bizden birkaç kadeh önce sızıp gittiler.”
